Thursday, April 17, 2014

Gerçeğin gaspı-2


Bazen İstanbul’da arabayla giderken, şiddetle akan ışıl ışıl bir nehir görüyor gibi oluyorum. Her yerde ışıklar, yeni binalar, yollar, arabalar, yeni inşaatlar var. Bu pırıltının arkasında karanlık bir taraf var, sefalet, pislik var. Gökdelenlerin dibinde, uzaklarda fakir mahalleler var. Çöpler var bir yerlere yığılan. Zehirli gazlar var, zehirli kimyasallar var yediklerimize karışan. Kesilen ağaçlar, kuruyan su kaynakları var.

Bizler bu gerçeğe başımızı çevirme olanağına sahibiz. Peki bu gerçeğe daha yakın yaşayanlar, her gün onunla yüz yüze gelenler nasıl oluyor da hala AKP’ye oy veriyorlar? Geçen gün bu sorunun cevabını arayan bir yazı okudum. Yazıda deniyordu ki, hükümetin çizdiği ekonomik başarı portresinin, ülkemizin “orta üst gelir grubunda” olduğunu gösteren istatistiklerin arkasında gittikçe büyüyen gelir adaletsizliği ve düşük gelirli geniş kitleler var. Bu gelir grubundaki insanların öncelikleri, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre ikinci basamakta yer alıyor. Yani ekonomik açıdan güvenliklerini ilk sıraya koyuyorlar. Güvenliğin siyasi iktidara bu kadar bağlı olmasının nedeni ise şu:  Dış fon girişi sayesinde ayakta kalan, büyümeyi ithalat, tüketim ve inşaat-altyapı yatırımı ile sağlayan bir ekonomimiz var. AKP’ye oy veren insanlar, bu modelin paydaşları haline gelmiş, bu modelin sürdürülebilmesinin koşulu olarak AKP’nin iktidarda kalmasını görüyorlar. Bazıları zaten imar rantına doğrudan ortak olmuş. Büyük bir çoğunluk kendi geliriyle elde edemeyeceği bir yaşam tarzının sembollerini (ev, otomobil, teknoloji ürünleri vs…) borçlanarak almış. Daha düşük gelirli bir grup ise gerek devletin, gerekse yeni zenginlerin imkanları kullanılarak dağıtılan sadakalardan nasiplenmiş. Bu insanların en azından bir kısmının vergi vermediğini, dolayısıyla vergilerinin nasıl, nerede kullanıldığı gibi dertleri olmadığını varsayabiliriz. Buna karşılık devletin yaptığı yol, hastane gibi yatırımları hayatlarını kolaylaştıran, gerçek ve somut hizmetler olarak değerlendiriyorlar.
Nobel ödüllü kalkınma ekonomisti Amartya Sen, insanların hayatlarından memnuniyetini baz alan araştırmaların, gerçek koşullarını yansıtmıyor olabileceğini söylüyor. Bir insanın mutluluğu, hayallerine ve hayattan beklentilerine bağlı. İnsanlar zorluklarla başetmenin yollarını bulabilirler, ama bu, onların daha iyi hayatlar ve daha önemli şeyler yapma fırsatını haketmedikleri anlamına gelmez.
Başörtüsü ya da anadilde eğitim özgürlüğüyle fazlasıyla meşgul olan liberal aydınların pek bahsetmekten hoşlanmadığı önemli bir gerçek daha var. Sen’in “capabilities approach” olarak bilinen ve çığır açan düşüncesine göre, insanlar ancak ekonomik olanakları izin verdiği ölçüde özgür olabilirler. Küçük bir çocuk, içine doğduğu koşullar nedeniyle bir bilim insanı ya da ünlü bir sanatçı olmayı hayal edemiyorsa, onun özgür olduğunu söylemek mümkün değil.
Kimse insanlara nelerden mahrum kaldıklarını söylemiyor. Zor bir soruya cevap aramanın, düşünmenin, araştırmanın, cevap bulmanın, bir şeyler üretmenin verdiği tatmini bilmiyorlar.  Güzel bir edebiyat metni, klasik müzik parçası ya da resim karşısında hissedilen mutluluğu bilmiyorlar. Böyle şeylerin değerini bilenler, “kitap okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor” diye küçümseniyor, elitizmle suçlanıyorlar. Bilim adamlarının fikri sorulmuyor, bilimsel araştırmalar desteklenmiyor, en büyük rantın inşaat sektöründe olduğu bir ortamda kimse eğitim, Ar-Ge, üretim zahmetine girmek istemiyor.
Hükümetin vicdansızlığını değilse de vizyonsuzluğunu bir dereceye kadar anlayabiliyorum. Paraya ve güce bu kadar tamah ettiklerine göre onlar da demin tarif ettiğim mutlulukları hayatları boyunca tatmamış olmalılar. Onlardan da bazı gerçekler gizlenmiş olmalı. Ama bu hükümeti destekleyen “aydın”ların, akademisyenlerin, sanatçıların, iş adamlarının ikiyüzlülüğünü anlamak mümkün değil. O ışıltılı nehre kapılmış gidiyor, gerçeğin peşinde koşacaklarına üstünü örtmeye çalışıyorlar. Acınası haldeler.

Friday, April 04, 2014

Gerçeğin gaspı

Adaleti sağlamak için atılması gereken ilk adım, gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Adaletsizliğin arkasında ise gizlenen gerçekler vardır. Yalan, hile, iftira ve çarpıtma, “algı yönetimi” olarak adlandırılıp sadece maruz görülebilir değil, sonuç alındığı sürece mübah bir araca dönüştü ülkemizde. “Gerçekte ne olduğunu” sorup hak aramak ise anarşistlik sayılıyor. Her geçen gün yeni bir felaket, yeni bir skandal ortaya çıkıyor ve bizler, cevabı ve hesabı verilmemiş öncekileri bir kenara koyup yeni olaya hayret ediyor, onunla başetmeye çalışıyoruz. Belki şimdiye kadar olan bitenden hayati şekilde etkilenmiş değiliz, ama bu sis ve gaz bulutunun içinde her an bizim de başımıza bir şey gelebileceğinin ve kim vurduya gitmiş olacağımızın farkındayız. Hiçbir kuruma güvenmiyoruz, bizimle aynı durumdaki arkadaşlarımız dışında tutunabilecek dalımız yok.

Sadece son birkaç yılın olayları içinde aklıma bir çırpıda gelenleri yazacağım.
Bir yanda devletin koruması gerekirken bizzat öldürüp, yaralayıp hesap vermedikleri var: Gezi olayları sırasında ölenler, gözlerini kaybedenler, Uludere’de ölenler, Hrant Dink… Devletin bizzat öldürmediği, ama yanlış politikalar ya da ihmaller sonucu ölenler var, ama gerçek ortaya çıkarılmadığı için tam olarak nasıl olduğunu da bilmiyoruz: Afyon’daki mühimmat patlamasında, Reyhanlı’da, Suriye sınırında ölenler böyle öldüler. Devlet içinde bulundukları tehlikeyi ciddiye almadığı için cinayete kurban giden kadınlar da öyle. Bizim devlet politikalarımız yüzünden Suriye’de ölenleri, evinden yerinden olup ülkemize gelip perişan koşullarda yaşayanları da unutmamak lazım tabii.
Diğer yanda Ergenekon, Balyoz, KCK, Oda TV gibi davalarda uyduruk delillerle hapse atılanlar, yıllarını hapiste geçirenler, tutukluluk süresi beş yıla düşürüldüğü halde hapisten çıkarılmayanlar var. Sırf sanıklardan hoşlanmıyorlar diye bütün bunlara göz yumanlar, bahane üretenler var. Buna karşılık ortaya saçılan yolsuzluk iddialarının muhataplarına kimse hesap soramıyor.
Bu kadar hayati şekilde olmasa da, aslında hepimiz “gerçeğin gaspından” etkileniyoruz. Bir ihalede yapılacak iş için en uygun şirketin hangisi, bir okul ya da iş pozisyonu için açılan sınavda en uygun adayın kim olduğu, objektif bir değerlendirmeyle belirlenebilir. Oysa ihaleleri hükümete yakın şirketler alıyor, sınav soruları bazı adaylara sızdırılıyor, mülakatlarda bazı adaylar seçiliyor. Tüm bu haksızlıklardan etkilenmeyen kimsenin kaldığını sanmıyorum. Hükümetten ve hükümetin kontrol ettiği medya kuruluşlarından Kabataş olayı gibi yalanlar dinliyoruz. Tarafsızlık kisvesiyle televizyona çıkarılan iktidara yakın yorumcuların, "akademisyenlerin" gerçeği çarpıtmasına izin veriliyor. 30 Mart yerel seçimlerinde ise hükümetin sandık görevlileri, Yüksek Seçim Kurulu ve Anadolu Ajansı aracılığıyla oyların sayımına ve raporlanmasına müdahale ettiğini gördük. Ankara örneğinde müdahale doğrudan gerçekleşmiş gibi görünüyor. Yani seçimlerde ilan edilen sonuçlar gerçeği yansıtmadı; bir ağız tadıyla kaybetmemize bile izin vermediler.
Gerçeği güçlünün belirlediği, “üretilmiş gerçeğin” gerçekliğinin ona inananların (ya da bunları dert etmeyenlerin) sayısının çokluğuyla ispat edildiği, bu çokluk karşısında gerçeğin öneminin kalmadığı, bu çokluğun tespiti sırasında bile hileler yapıldığı bir dönemdeyiz. Elimizde kalan tek gerçek bu belki de.

Thursday, January 16, 2014

The ways capitalism corrupts healthcare and education


I remember a couple of things from my social policy class at the LSE: Firstly, private provision of healthcare was acceptable as long as health insurance was offered by a public institution to ensure universal coverage. Secondly, charging tuition fees for higher education and giving student loans to those in need was a more equitable option than free education for all, because then university students, who come from disproportionately middle-class backgrounds, would be going to university with everyone's tax money. Theoretically all this sounds reasonable.

However, recently I have been observing from my own life that the mere provision of healthcare and education by private institutions is leading to undesirable consequances. Leaving aside the stars in their fields, doctors and academics are viewed as and incentivized to behave like factors of production. This is not only true for private institutions, but also public institutions, where these values have been prevalent.

In healthcare, "performance indicators," which apparently range from number of patients seen to various tests prescribed to actual surgical procedures undertaken, may lead doctors to prioritize quantity over quality. Apparently, doctors in private hospitals like to prescribe redundant tests and may even go as far as performing an unnecessary surgery, and they are more likely to do that if you have private insurance. I experienced this first hand when my former doctor in Fulya Acibadem Hospital insisted that I undergo a second, more extensive test when a simple medical test gave inconclusive results. I took the first test twice more with a different doctor and got negative results both times, but the process created anxiety on my part, and had I taken the second test, it would have costed my insurance company a lot of money.

Capitalism also corrupts private education. In private universities, academics feel the need to align their behavior with their perception of the students' wishes, as if students were customers. I am again speaking form first-hand experience, having co-taught an elective in the executive MBA programme of a private university for a semester now. The pressure starts in the first class, because it is the add/drop period and your class will only open if a certain number of students pick it. Then, through the course of the term, students will fill feedback forms about you and you generally want to avoid problems while maximizing positive feedback. In my experience, students should feel as if they are understanding and learning something during class, hence the material should not be too difficult, and they shouldn't be questioned too harshly about it. They like to see the lecturer hard at work, because they paid for it, but they also want to get good grades in the end. The academic has to play along because his popularity will determine whether he will be able to teach in the next semester.

I think the problem with both healthcare and education is an information mismatch between the provider and the customer. In both cases, customers don't know what they don't know, and this leaves them vulnerable to abuse, and the performance indicators make this abuse more likely. Alternative performance indicators should be developed - in healthcare, for example, the correlation between the tests prescribed and their outcomes can be monitored to determine whether these tests were prescibed for good reason. More generally, patient recovery and loyalty trends can be monitored to determine doctors' performance. Of course these indicators would not be directly related to the revenue of the hospital, but they would give a far more meaningful signal regarding the quality of the healthcare service.

For universities, I suggest an even more ambitious indicator, which involves sending out questionnaires to alumni, asking whether they remember anything useful from a specific lecture, and whether they put anything they have learned in this lecture to practical use. Of course, such questionnaires may also ask the alumni how they are doing more generally - has their degree translated into an increase in their income, a promotion, or an increase in their job satisfaction?

Or was it just a feel-good year or two that left them unprepared for the challenges lying ahead? This is a worthwhile question.

Saturday, December 28, 2013

Pregnancy

I've seen a lot web-sites about pregnancy, many of them going into unnecessary detail, but I think they are missing some important points, which I'd like to humbly outline here:

1) Having a child is a selfish decision. I think people have children for entirely selfish reasons, and there's nothing to pride yourself in that. After all, to have a child in Turkey is to have a child in a third-world country with no rule of law and the best and luckiest of us spend our lives crammed in traffic, office blocks and shopping centers after years of school and national exams. So I don't see how bringing a child into this part of the world could be good for the child itself. More plausible reasons for getting pregnant are; 1) to have something that will give you a reason, and an obligation, to live, especially as you get older - just like a trapeze artist who needs a new trapeze before letting go of the previous one, 2) to please the society and the families and keep up with everyone else having kids,  3) to have the 'experience' of being a mother or father, which you view as one of the fundamental life experiences, as in '100 things to do before you die,' 4) you probably haven't thought long or hard enough, or else you'd never build up the courage to have a child. Plus, babies are cute.

2) Pregnancy will occupy your life, and unfortunately it's your problem. Forget about the equality of men and women. In the world of pregnancy, there's no equality. Pregnancy is your problem. And something that makes itself felt physically so frequently will inevitably occupy your thoughts. You have to take care of yourself and consciously and continuously taking care of yourself requires effort. At first I thought of it as the perfect opportunity to be selfish with a good conscience, but no, it's not that simple. You can't drink alcohol or coffee, but you have to drink a lot of milk and eat a lot of (well-cooked) red meat. (You are actually eating the material that will constitute the baby, which makes one feel like a 3D printer.) You have a bloated stomach that feels frequently empty and nauseous that forces you to eat something every few hours. (You might think it's the noise, the smells, the food, the news or whatever you are doing that is nauseating, but no, you have nausea to start with.) You need to take it easy, not rush anywhere. You need to avoid lifting and carrying heavy things. And how heavy is heavy, you have no idea. You need to stay away from smokers. You need to stay away from polluted air. You need to find a way to make leggings and flat shoes look acceptable for work. You need to try not to get sick in the middle of winter. All of a sudden plastic bottled water and tasteless hormone-injected tomatoes seem like the biggest enemy in the world. You try to avoid cell phones and X-ray scanners. In fact, the whole not-sufficiently-regulated profit-seeking capitalist world will appear to be on a quest to poison you poor pregnant woman and your poor little child. Everybody will tell you to take good care of yourself when you think an unaware and indifferent world is doing nothing to take care of you. And you are bloated (did I already say that?) and getting larger and moving further and further away from the common standard of beauty and you feel unattractive. And while all this is going on, you have to keep high spirits because hey, your baby's character might be shaping itself right about now.

3) Pregnancy is a very ordinary phenomenon. When I first found out that I am pregnant, I became happy and I started pondering about the phenomenon and about how a few cells in me had a lot of information about a human being, its health, sex, intelligence, character... Then my mind came up with an analogy with my very limited information of astronomy and quantum physics that this must be similar to the Big Bang, because you know, at that moment in time and space there must have been a lot of information about what was to come before it all happened.

But of course, pregnancy is a very ordinary thing. Everybody is having kids. Everywhere. The office is full of pregnant women and women trying to get pregnant. Right now babies are born and people are making new babies. You don't need to pass an exam or receive a license to qualify for it. There are women who don't realize they are pregnant until they are five months into the pregnancy, and still give birth to healthy babies. So despite all the hype pregnancy is a common, natural thing. And just like the way all our organs are working miraculously without needing our interference, we shouldn't worry so much about how the baby is doing. Hopefully it will be fine.

Saturday, October 26, 2013

In praise of emotions at work

In the corporate world, the display of emotions, especially the negative ones, is frowned upon. If someone did something that made you angry, or if you simply think they are doing "the wrong thing," you don't tell them anything, unless, well, they are reporting directly to you. On the spot you hide your anger for that person and their decisions and act as if nothing happened. What you do next depends on your power relative to that person. You might have to wait it out and do nothing, which is often the case. Or you might start lobbying against that person behind their back, hoping that someone stronger will tell them off. 

As you hide your emotions and opinions and as a consequence your emotions and opinions end up having no consequence whatsoever, having emotions and opinions ceases to appear rational. You start not caring, and you just do what you are told to do, just for the money and the benefits. You are probably too busy anyway, the next project washes away the remains of any feelings you had just a few days ago, convincing you that they were trivial anyway. Then you become a "resource" in the true sense of the word, not human but simply a means of production. You keep your mouth shut until you rise up high enough in the company. But by then you probably have already acquired and internalized the values of the company anyway, including an impatience for young people's opinions and grievances.

While the job market leaves no option to white collar employees but that kind of existence, I think the companies and their executives lose out, as well. Imagine a simple relationship between two people and how much each person can learn from the other's way of looking at things, their priorities, their values. The way we produce offspring should give people an idea: The product is stronger when it incorporates different opinions, different values, and dare I say, more pieces to the reality of the world, the "truth."

Here's a line from Madonna's song, the Power of Goodbye: "Pain is a warning that something is wrong." Even if you can't do anything about them yet, don't discount or overlook or trivialize your emotions. They are a signal. People may tell you something is not important, but if you think it is important, then it is important. That's the only way you can preserve your character and still have your own opinions and feelings a few years from now. 

Friday, October 04, 2013

Anneler ve kızları

Sinem o gün annesine benzedi.

Sabah kalktı, kocasını geçirdi. Panjurları kaldırdı, camları araladı. Ortalığa atılmış gazeteleri, kitapları, giysileri topladı. Bilgisayar başında bir kase Nesfit yedi. Duş aldı, makyaj yaptı, uzun uzun gardrobunun başında durup ne giyeceğine karar verdi. Saatini, küpelerini, yüzüğünü taktı. Kıyafetine uygun çantasını hazırladı. Düz ayakkabılarını giydi, nasılsa ofiste topukluları vardı. Kapıyı kilitledi, alarmı kurdu. Yolda güneş gözlüğünü evde unuttuğunu farketti. Ofiste haberlere baktı, öğle saatinde oda arkadaşlarıyla yemeğe gitti, kaç gündür üzerinde çalışmakta olduğu raporun o gün için planladığı kadarını olmasa da birkaç paragrafını daha bitirdi. Eve dönüş yoluna çıktığında hava kararmış, serinlemişti bile; balık pazarına uğrayıp lüfer, manava uğrayıp domates, biber, roka, fırından taze ekmek aldı. Diğer işler yapılırken çamaşırların yıkanması gerekiyordu, renklileri ayırıp makineye attı. Üzerini değiştirdi, yüzünü yıkadı, balıkları fırına koydu, domatesleri, biberleri, rokayı yıkayıp doğradı. Bütün ev balık koktu. Bu sırada kocası geldi, camları açarken evde balık yapmanın çıkardığı işlerden yakındı ama lüferleri severek yedi. Sinem sofrayı topladı, bulaşık makinesini boşalttı, bulaşıkları akıtıp içine koydu, fırını temizledi, masayı sildi. Yıkanan t-shirtleri askılara asıp çorapları eşleştirirken televizyondaki tartışma programında konuşulanları dinledi. Kocası uyuklamaktaydı, karısını yanına çağırdı. Sinem de onun yanına uzanıp ona sarıldı, bir an mutlu olduğunu hissedip şükretti, sonra uyuyakaldı. Kolu bacağı ağrıyıp üşüyünce uyandı, kocasını da uyandırıp yerine yatmaya ikna etti. Camları kapattı, panjurları indirdi. Yatmadan önce kitap okuyamayacaktı, hali kalmamıştı. Dişlerini fırçalarken beyaz yüzündeki yorgun ifadeyi tanıdı: 

Annesine benzemişti. 

Kendine ait bir oda

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da 16. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bir zaman diliminde  kadınların büyük yapıtlar yaratabilmesinin önündeki engelleri sıralar: Kadınlar yoksuldur, küçük yaşta evlendirilirler ve hayatlarını dört duvar arasında çocuk bakarak geçirirler, gizli ve geri planda kalmak zorunda hissederler, kitaplarına ilham kaynağı olacak ve başkalarının kitaplarına ilham verecek “yaşam tecrübelerine” sahip olamazlar, yapıtları erkeklere ve yaşamak istedikleri tecrübelerden onları yoksun bırakan haksızlıklara karşı duydukları hınçla gölgelenir, erkeklerin önemli bulduğu konuların önemli sayıldığı bir dünyada kendi önem verdikleri konularda yazmaya cesaret edemezler, kendilerine biçim ve içerik olarak yol gösterebilecek bir kadın yazarlar geleneğinden yoksundurlar.

Woolf Kendine Ait Bir Oda’yı 1929’da yazmış.

2013 yapımı Geceyarısından Önce’de ise Jesse ile Celine otele yürürken aralarında (az çok) şu konuşma geçer:

Jesse: Hiç bilemeyeceğim şeyler karşısında kendimi her geçen yıl daha çaresiz hissediyorum.
Celine: Ben bunu sana hep söylüyorum, hiçbir şey bilmiyorsun. [Gülerler]
Celine: Ama bilmemek o kadar da kötü değil. Önemli olan bakmak, aramak, aç olmak değil mi?
Jesse: Biliyorum, doğrusu bu. Sadece biraz daha kolay olmasını isterdim.
Celine: Ne demek istiyorsun?
Jesse: O tutkuyu hep korumaktan bahsediyorum… Eskiden çok kolaydı. Gençken yazar arkadaşlarımla önemli bir şey yapıyormuşuz gibi gelirdi. Sanki bizim sıramız gelmiş gibi…
Celine: Ama bir grup kendini beğenmiş aptaldınız, değil mi?
Jesse: Hayııııır, peki, belki… [Gülerler.] Sahip olduğumuz enerjiden, yaratıcılıktan, hırstan ileri gelen bir şeydi bu. Belki de insan hevesini korumak için kendini kandırmalı.
Celine: Genç erkekler kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya bayılıyorlar. Referans noktaları var… Sen de hep böyle yapardın.
Jesse: Ne yapardım?
Celine: [Diğer yazarların başarılarını sayar.]
Jesse: Evet, şu yazar her sabah kahvaltıdan önce bir kitap yazardı, ya ben ne yapıyorum?
Celine: Evet, kadınlar bu şekilde düşünmezler. Belki de kendimizi karşılaştıracak çok daha az şey olduğu için. Hayatında bir şeyler başaran kadınlardan çoğunun adını ilk defa ellilerinde duyarız çünkü daha önce tanınmaları çok zor. İstedikleri şeyleri sonunda yapmadan önce ya otuz yıl mücadele ederler ya da çocuk büyütürler. Biliyor musun bu aslında özgürleştirici bir şey. Hayatımızı kendimizi Martin Luther King, Gandhi ya da Tolstoy’la karşılaştırarak geçirmek zorunda değiliz.
Jesse: Peki ya Jeanne d’Arc? Sadece genç bir kızdı ve Fransa’yı kurtardı.
Celine: Kim Jeanne d’Arc olmak ister ki? Onu kazıkta yaktılar ve bakireydi! İmrendiğim bir şey değil.

Sonra Jesse ve Celine, ikiz kızlarından uzakta geçirecekleri gece için otel odasına gelirler ve tartışmaya başlarlar. Jesse, ilk evliliğinden olan oğluyla daha çok vakit geçirmek için Paris’ten Chicago’ya taşınmak istemektedir. Celine ise Paris’te yeni bir iş teklifi almıştır. Başlangıçta iş teklifi ona çok cazip görünmese de Jesse’nin kendisinden istediği fedakarlık karşısında birden vazgeçilmez hale gelir. Otel odasındaki kavgaları sırasında öğreniriz ki, Celine kendisi çocuklara bakarken Jesse’nin kitap turlarına gitmesine, kendisi “düşünmeye fırsat bulamazken” onun her şeyden kopup kendini yazarlığa verebilmesine içerlemektedir. Filmin ilk yarısı kadınlar ve erkekler arasındaki rol bölüşümünü göstermiştir zaten: Misafir kaldıkları evde öğle yemeğini kadınlar hazırlarken erkekler bahçede yeni yazacakları romanların arkasındaki fikirlerden sözetmektedirler.

***
“Oysa kadınların çoğunluğu ne sokak fahişesi ne de kibar fahişedir; tüm yaz öğleden sonralarını, küçük buldog köpeklerini kadife giysilerine bastırarak da geçirmezler. Öyleyse ne yaparlar? Ve o anda gözümün önünde, nehrin güney kıyısında bir yerlerde uzanan, her bir yanı art arda dizili evlerle kalabalıklaşmış o uzun sokaklardan biri canlandı. Belki de kızı olan orta yaşlı bir kadının kolunda caddeyi geçen çok yaşlı bir hanımefendiyi hayal ettim; her ikisi de botları ve kürkleri içinde öylesine saygındılar ki, öğleden sonra törensel bir havayla giyinmiş olmalıydılar ve giysilerini her yaz bıkıp usanmadan kendileri, aralarına kafurlar serperek dolaplara kaldırıyorlardır, mutlaka. Yıllardır yaptıkları gibi, caddeyi lambalar yakılırken geçiyorlar, çünkü akşamüstü alacakaranlığı en sevdikleri saatlerdir. Yaşlı olanı seksen yaşında vardı; ama biri, yaşamının onun için ne anlamı olduğunu sorsa; Balaclava Savaşı için sokakların nasıl ışıklandırıldığını ve Kral Yedinci Edward’ın doğumunda Hyde Park’ta atılan topları duyduğunu anımsadığını söylerdi. Ama kesin tarihi ve mevsimi saptamak isteğiyle, peki beş nisan bin sekiz yüz altmış sekiz ya da iki kasım bin sekiz yüz yetmiş beşte siz ne yapıyordunuz diye sorulacak olsa kararsız kalıp hiçbir şey anımsayamadığını söylerdi. Çünkü tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur. Hiçbir biyografinin ya da tarihin bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur. Tüm romanlar da, istemeyerek, kaçınılmaz biçimde yalan söylerler.

Mary Carmichael’a, sanki yanımdaymışçasına, bu sonsuz karanlık yaşamların tümü kaleme alınmayı bekliyor, dedim ve hayalimde Londra sokaklarında gezinerek, ister köşe başlarında, tombul parmaklarına yüzükler gömülü elleri kalçalarında, Shakespeare’in sözcüklerinin canlılığı anımsatan el kol hareketleriyle konuşan kadınlardan; ister menekşe satıcısı, kibrit satıcısı ve kapı ağızlarına yerleşmiş yaşlı kadınlardan ya da yüzleri güneşteki ve bulutlardaki dalgalanmalar benzeri, kadınların ve erkeklerin gelişlerini ve vitrinlerin titreyen ışıklarını haber veren başıboş gezinen kızlardan gelsin, hiçbir yere yazılmamış yaşamların birikiminin ve dilsizliğinin baskısını hissettim. Meşaleni sımsıkı elinde tutarak bütün bunları araştırman gerek, dedim Mary Carmichael’a.” Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda.

Wednesday, July 17, 2013

Mesele sadece ağaçlar ya da yaşam tarzına müdahale değil


Gezi Parkı Direnişi ve vahşi polis müdahalesi hakkındaki analizleri okurken olayları “laikçilere karşı İslamcılar” zıtlığı ile açıklama çabası görüyorum. Göstericilerin çoğunun eğitim ve gelir düzeyi görece yüksek orta sınıftan, yani “Beyaz Türklerden” geldiği, özellikle gençleri sokağa çıkmaya yönelten en büyük sebebin kürtaj ve alkol gibi konularda yaşam tarzlarına müdahale olduğu söyleniyor. Başbakan olayları dış mihraklar ve “faiz lobisi” tarafından desteklenen bir sivil darbe girişimi olarak sunuyor. Panik içinde organize ettiği parti mitinglerinde protestoculara karşı haksız ve asılsız iddialar seslendirmekte hiçbir sakınca görmüyor.

Pek çok haber ve yorum, bir yandan Erdoğan’ın son zamanlardaki otoriter ve müdahaleci eğilimlerine dikkat çekerken, diğer yandan onu son on yılda askeri vesayeti sonlandırdığı ve ekonomiyi başarıyla yönettiği için övüyor. Erdoğan’ın başarılarından bu kadar emin olmak, protestoların gerçek nedenlerini gözden kaçırmak anlamına geliyor.

Erdoğan’ın askeri vesayeti nasıl sonlandırdığını hatırlamak gerek. Son on yılda sadece askerlerin değil, şu an hapishanelerde bulunan gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler ve yerel siyasetçilerin pek çoğunun aleyhine kullanılan delillerin ve iddiaların yalan olduğuna dair yaygın bir kanı oluştu. Hapiste yatanların asker ya da Kürt siyasetçi ya da ulusalcı akademisyen ya da Öğrenci Kolektifleri üyeleri olması, hukuksuzluğu kabul edilebilir hale getirmiyor. Bu hukuksuzluğun ve onu yaratan nedenlerin (polis, hakim ve savcıların taraflı zihniyetleri ve HSYK’nın yeni yapısı) açıkça görülmesi gerekiyor. Güya “askeri vesayete” son verdiği için yeterince sorgulanmayan ve sorun edilmeyen hukuksuzluk, başbakanın Gezi Parkı direnişini açıklamak için yeni komplo teorileri ve “marjinal kesimler” icat etmesiyle herkesi ve herhangi birimizi vurmaya hazır vaziyette bir saatli bomba gibi ortada duruyor. Direniş sırasında ve 15 Haziran’daki polis müdahalesi sırasında gözaltına alınan göstericiler, avukatlar ve doktorlardan sonra gözaltıların dalga dalga sürmesi bekleniyor. Bir emniyet biriminin Twitter’ı incelemeye başladığı açıkça söylenebiliyor.

Nasıl Uludere gibi pek çok olayda sorumlulara hesap sorulmadıysa, göstericileri plastik mermilerle ve biber gazı kapsülleriyle vurarak ölümlere ve ağır yaralanmalara yol açan polislere, onlara talimat veren emniyet müdürü, vali, içişleri bakanı ve başbakana, sokaklarda sopalarla gezip insanları darp eden ve korku salan “sivillere” hesap sorulacağına da hiç kimse ihtimal vermiyor. Ethem Sarısülük’ü gerçek bir mermiyle vurarak ölümüne sebep olan polis 24 Haziran’da serbest bırakıldı. 28 Haziran’da ise Lice’de jandarma karakolu inşaatını protesto eden Medeni Yıldırım öldürüldü.

Analizlerde sorgulanmadan tekrarlanan ikinci argüman ise AKP döneminde ekonominin daha önce görülmemiş şekilde büyüdüğü. Yorumcular büyümenin nasıl elde edildiği ve sürdürülebilir olup olmadığıyla ilgilenmeden sadece büyüme rakamlarına bakıyorlar. Hükümet ekonominin rekabetçiliğini artırmaya yönelik yapısal reformları yapmak yerine, son sermaye çıkışlarıyla kırılganlığı bir kez daha kanıtlanan ithalat, tüketim ve inşaat merkezli bir büyüme modelini seçti. Hükümete yakın şirketler büyük altyapı ve kentsel dönüşüm projeleri ile sonradan emsal değerleri yükseltilen kıymetli arsaların ihalelerini alırken, şehirlerin her yerinde yeni konut ve alışveriş merkezi projeleri yükseldi. Projelerin çevreye, şehirlerin kültür mirasına, başka bölgelere taşınmak zorunda bırakılan insanlara ve geniş anlamda şehre etkileri yok sayıldı. Yukarıda tarif ettiğim hukuksuzluk ortamında bu projeleri denetleyebilecek hiçbir mekanizma kalmadı.

Hükümetin Gezi Parkı’na yapmayı düşündüğü alışveriş merkezi, bu kontrolsüz büyüme modelinin cisimleşmiş halidir, sembolüdür. Protestolar sadece bu projeyi değil, 29 Mayıs’ta temeli atılan üçüncü köprü, verimli vadilere yapılan hidroelektrik santrallar ve tarihi Emek Sineması’nın yerine yapılacak alışveriş merkezi gibi pek çok projeyi hedef alıyordu. Parktaki en büyük afişlerden birinde şöyle yazıyordu: “Mahalleme – meydanıma – ağacıma – suyuma – toprağıma – evime – tohumuma – ormanıma – köyüme – kentime – parkıma dokunma!”

Büyüme argümanını desteklemek için kullanılan göstergelerin yanıltıcı olabileceğini de eklemek gerekir. Örneğin, The Economist dergisi 8 Haziran sayısında çıkan makalesinde Erdoğan’ın başarılarını listelerken kişi başına düşen milli gelirin son on yılda üç katına çıktığını yazmıştı. 15 Haziran sayısında ise bu hesaplamanın cari değerlere göre yapıldığını, reel değerlere göre kişi başına düşen milli gelirin sadece %43 arttığını yazarak özür diledi. 2002’den bu yana milli gelir ortalama olarak %5 büyürken, kişi başına düşen milli gelir %3.6 artış gösterdi. Harvard Üniversitesi’nden Dani Rodrik 20 Haziran tarihli blog yazısında Türkiye’nin büyüme performansının gelişmiş ülkelere kıyasla iyi olduğunu, ancak diğer gelişmekte olan ülkelerle paralel gerçekleştiğini gösterdi. Üstelik ekonomik büyümeye büyük cari açık eşlik ediyordu. Para politikaları cari açığın milli gelire oranını 2011’de %10’dan 2012’de %6’ya düşürmeyi başardı, ancak bu sırada büyüme de %8.5’tan %2.2’ye düştü. Dış borcumuz 2012’de 130 milyar dolar iken 2012’de 337 milyar dolara ulaştı.

Başbakanın iddialarının aksine ne Gezi Parkı’ndaki direnişçilerin eylemleri sadece “samimi ve saf” bir çevre duyarlılığıyla açıklanabilir, ne de direnişçilere destek vermek için sokağa çıkanların öfkesi dindar olmayan insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmesine gösterdikleri öfkeden ibarettir. Hükümet Gezi Parkı direnişinde ortaya konan öfkeyi de laiklik-İslamcılık karşıtlığı içine hapsetmeye çalışıyor, ancak protestoların temel nedeni Erdoğan’ın son on yılda izlediği politikalardır. Olayları gözlemleyerek analiz edenlerin basit açıklamaların ötesine bakmaları gerekir.

Criticism to Erdoğan Goes Deeper than Trees and “Interference with Lifestyles”

Some observers explain the Gezi Park protests and the Turkish government’s harsh clampdown as a new chapter in the conflict between secularists and Islamists. The argument goes that most protestors are well-educated “White Turks” from middle class backgrounds, and their main reason for taking the streets is the government’s increasing interference with their lifestyles, exemplified by the abortion debate and the new law restricting the sale of alcohol. Erdoğan himself has been presenting the events to his followers as a civilian coup attempt backed by foreigners and the “interest-rate lobby.” He has no scruples about voicing inflammatory (and in more than one occasion, false) allegations against the protestors in his party rallies, which he organized hastily as a showdown in the face of protests.

Even while recognizing Erdoğan’s more recent authoritarian and lifestyle-interfering tendencies, most reports and analyses praise him for overthrowing the military tutelage and managing the economy successfully in his ten-year rule. Analysts, by taking Erdoğan’s successes as a given, miss the point of the protests.

It is important to remember just how Erdoğan overthrew the military tutelage. In the last ten years not only military officers, but also journalists, academics, students and local politicians were sentenced based on charges and evidence that are now widely believed to be fabricated. The absence of due legal process should not be overlooked in some cases and condemned in others, depending on whether the defendant happens to be a high-ranking military officer, nationalist academic, leftist student or Kurdish politician. The partiality of the police force, prosecutors and judges is clearly visible, but supporters of the government look the other way as it serves their political interests. Now that Erdoğan has come up with a new conspiracy theory to explain the protests, the absence of the rule of law may hit anyone and everyone in Turkey. The detentions following the harsh clampdown of 15 June are likely to continue. Government officials have stated that a department within the security forces will be monitoring Twitter.

Against this background it is hard to believe that police officers, who fired rubber bullets and pepper gas canisters at people, causing deaths and vital injuries, and government officials, who gave them orders to do so, will be held to account for their actions. Just as nobody was held to account in cases like the incident in Uludere, the eastern town where 34 villagers were killed by air force bombardment in December 2011. In fact, the police officer, who shot Ethem Sarısülük fatally with a real bullet, was released on 24 June. On 28 June a teenager called Medeni Yıldırım was killed in Lice, Diyarbakir while protesting against the construction of a gendarmerie post.

The second assumption that remains unchallenged is that Turkey enjoyed unprecedented economic growth under Erdoğan. Observers take the growth rates at face value and do not question how this growth was achieved, or whether it is sustainable. Instead of undertaking the structural reforms necessary to improve the competitiveness of the economy, Erdoğan’s government picked a growth model based on imports, consumption and construction, the vulnerability of which is now becoming clear with the latest capital reversals. Companies close to the government won the tenders for large infrastructure and gentrification projects. New residential buildings and shopping malls sprung up everywhere in Turkish cities. In the absence of effective supervision of the judiciary and the media, no consideration was given to the effects of these projects on the environment, the city’s cultural heritage and the relocated residents of the gentrified neighbourhoods.

The shopping mall, which the government was planning to build in the space where Gezi Park is located, became the symbol of unbridled capitalism in the eyes of the protestors. The protests were directed at not only this project but many others; including the construction of a third bridge over the Bosphorus, the foundations of which were laid on 29 May, hydropower projects in fertile valleys and the shopping mall that will replace the historic Emek Cinema in the Beyoğlu district. One of the most prominent banners in the park read: “Don’t touch my neighbourhood – square – tree – water – earth – home – seed – forest – village – city – park!”

It is important to add that the indicators used to support the growth story can also be misleading. For instance, the Economist claimed in its 8 June issue that Turkey’s per capita GDP tripled in the past ten years. The magazine then had to publish a correction in its 15 June issue stating that this was only true in nominal terms, and the increase in real terms was just 43%. On average GDP grew by 5% and per capita GDP grew by 3.6% since 2002. Dani Rodrik from Harvard University showed in his blog post dated 20 June that Turkey’s growth performance surpassed that of developed countries, but was not remarkable compared to other emerging markets, which also grew strongly in this period. Moreover, economic growth was accompanied by a large current account deficit. Monetary policies managed to reduce the current account deficit from 10% of GDP in 2011 to 6% in 2012, but GDP growth rate also fell from 8.5% to 2.2%. Another worrying signal is high levels of external debt, which rose from $130 billion in 2002 to $337 billion in 2012.

The concerns of the protestors cannot be explained only with environmentalism or the government’s interference with lifestyles. The government may try to present the events in the framework of the old secularists vs. Islamists dichotomy, but what seems like Erdoğan’s successes lie in the root of the problems that led people to take the streets. Observers and analysts would do well to look beyond the simplistic accounts of the Gezi Park protests.